15 Temmuz, Kıbrıs’ta 1974 yılında gerçekleşen ve birkaç gün sonra, 20 Temmuz’da Türkiye’nin işgalinin önünü açan askerî darbenin yıldönümü. Bu vesileyle, Andros Payiatsos’un darbenin ve işgalin 50. yıldönümünde düzenlenen halka açık bir toplantıda yaptığı konuşmayı Ecehan Balta’nın tercümesiyle yayımlıyoruz.
Etkinlik, Yeni Enternasyonalist Sol – NEDA, Kuzey Kıbrıs’tan Bağımsızlık Yolu ve DiEM25 tarafından, 9 Temmuz 2024’te Lefkoşa’daki Meltemi’de şu başlıkla düzenlendi:
Faşizme ve bölünmeye karşı direnişin sesleri
Buraya nasıl geldik? Bugün için çıkarılacak dersler nelerdir?
İyi akşamlar yoldaşlar. Özellikle Kuzey’den gelen Kıbrıslı Türk yoldaşları selamlamak istiyorum. NEDA ve DiEM25’e davetleri için teşekkür ediyor ve burada bulunmaktan özellikle memnuniyet duyduğumu belirtmek istiyorum.
Toplantının başlığı bazı sorular ortaya koyuyor. Özellikle de “Buraya nasıl geldik?” sorusunu. 1974’teki askerî darbeye, Türkiye’nin işgaline ve adanın bölünmesine nasıl geldik? Bunlar önlenebilir miydi? Bugün için çıkarılacak dersler nelerdir? Bunlar yanıtlamaya çalışmamız gereken zorunlu sorulardır. Bu soruları yanıtlamazsak adada kalıcı barışın kurulmasını ve başlıca iki toplumun, ayrıca diğer toplumların, yani Kıbrıslı Rumların ve Kıbrıslı Türklerin uyumlu ilişkiler geliştirmesini amaçlayan bir ilerleme yolu çizmemiz mümkün olmayacaktır.
Her birkaç yılda bir ilişkilerinde yeni krizlerle, yeni askerî gerilimlerle ve savaş tehdidiyle karşı karşıya kalan “anavatanlar” Yunanistan ve Türkiye arasındaki sürekli patlamaya hazır durumun çözümüne de katkıda bulunamayız.
Kıbrıs sorunundan kısa bir süreliğine uzaklaşarak Kıbrıs, Yunanistan ve Türkiye arasında gerilime yol açan diğer bazı konulara bakalım:
- Güneydoğu Akdeniz’de doğalgaz çıkarılması,
- Ege’de statüsü belirsiz veya tartışmalı kabul edilen 150 ıssız kayalık,
- Hava sahasının, deniz tabanının ve Ege Denizi’nin iki ülke arasında nasıl paylaşılacağı…
Bu tür anlaşmazlıklar nedeniyle Yunanistan ile Türkiye arasında çılgınca bir silahlanma yarışı yaşanıyor.
Fakat temel bir soru soralım: Bu anlaşmazlıklardan herhangi birinin üç ülkedeki işçi sınıfının ihtiyaçlarıyla, çıkarlarıyla ve yaşamlarıyla herhangi bir ilgisi var mı?
Bu sorunun yanıtı yüksek sesle söylenen bir “Hayır”dır. Fakat bu anlaşmazlıkların Yunanistan, Türkiye ve Kıbrıs’taki egemen sınıfların ekonomik güç, jeopolitik ve stratejik konumlar, Balkanlar ve Orta Doğu’da yayılma gibi alanlardaki rekabet hâlindeki çıkarlarıyla her türlü ilgisi vardır. Dolayısıyla bu çatışmaların niteliği sınıfsaldır. Bunlar egemen sınıfların çıkarları arasındaki çatışmalardır. Kıbrıs’taki ulusal sorunun tarihsel gelişimi açısından da aynı durum geçerlidir.
Darbe, savaş ve bölünmeden 50 yıl sonra her iki taraftaki hükümetler de soruna bir çözüm bulabilecek durumda değil. Ufukta olumlu herhangi bir gelişme de görünmüyor. “Neden?” sorusunu sormalı ve bu soruyu yüzeysel biçimde değil, çıkmazın köklerini araştırarak yanıtlamaya çalışmalıyız.
Teorik olarak iki toplum, 1950’lerden önce olduğu gibi birlikte yaşayabilirdi. EOKA’nın 1955’te faaliyete geçmesi, inisiyatifin önce Kıbrıslı Rum, ardından her iki taraftaki milliyetçilerin eline geçmesi anlamına geldi. EOKA’nın siyasi liderliğini dinî bir lider olan Makarios, askerî liderliğini ise aşırı sağcı milliyetçi Grivas yürütüyordu. Bu iki kişi, Türkiye’nin çıkarlarını, rolünü ve gücünü dikkate almadan adadaki gelişmeleri, özellikle de Yunanistan’la birleşme hedefini belirleyebileceklerini düşünüyorlardı.
Bu giriş konuşmasının sınırlı süresi içinde olayların tarihini ayrıntılı biçimde ele almaya çalışmayacağım. Tarihin büyük bölümünün bilindiğini varsayacağım. Özellikle önemli olduğunu düşündüğüm bazı olaylara ve tarihten çıkarılması gereken beş temel siyasi noktaya veya derse odaklanacağım.
Milliyetçilik
Tarihten ders çıkarmamız gerekir. Fakat egemen sınıf tarihi hiçbir zaman gerçekte olduğu biçimiyle yazmayacaktır. Onu her zaman çarpıtacaktır.
Bu nedenle son dönemde Kıbrıs’ın Rum tarafında ilerici ve sol gazeteciler ile yazarlar tarafından 1974’e yol açan olaylarda gerçekte neler yaşandığına ilişkin ciddi bir tarih araştırması yürütülmesi son derece önemlidir. Makalelerde, belgesellerde ve kitaplarda yürütülen bu çalışmalar çığır açıcı ve özgün niteliktedir. Gerçekleri açığa çıkarmakta ve olayların gerçek tarihini ortaya koymaktadırlar. Bu çalışmalar özellikle Kıbrıslı Rum aşırı sağcı milliyetçilerin rolünü, Kıbrıslı Türklerin öldürülmesini, toplu mezarları ve benzeri olayları incelemektedir.
Bu çalışmalar, Kıbrıslı Rum egemen sınıfının “Kıbrıslı Rumların barbar bir Türk işgalinin masum kurbanları olduğu” yönündeki propagandasına karşı koyulmasına büyük katkı sunmaktadır. Elbette nüfusun büyük çoğunluğu masum kurbanlardır. Ancak Kıbrıslı Rum egemen sınıfının propagandası, Kıbrıslı Türk toplumuna karşı işlenen suçları gizlemeyi amaçlamaktadır.
Bu katkı özellikle ilham vericidir. Çünkü Kıbrıslı Rum solunun ve işçi sınıfı aktivistlerinin sorumluluğu, öncelikle Kıbrıslı Rum egemen sınıfının ve milliyetçilerin işlediği suçları açığa çıkarmaktır. Bu bizi vurgulamak istediğim ilk noktaya getiriyor.
Birinci nokta
Milliyetçiler ne zaman üstünlüğü ele geçirmişse sonuç halk açısından felaket olmuştur. Bunu her zaman ulus ve yurtseverlik adına yaparlar. Fakat izledikleri politikaların ağır bedelini ulus, yani nüfusun büyük çoğunluğu öder.
Elbette “milliyetçilik” ve “yurtseverlik” gökten düşmez. Bunlar egemen kapitalist sınıfın ideolojisidir.
İşçi sınıfının ve ezilenlerin ideolojisi ise enternasyonalizmdir. Başka bir deyişle işçiler, milliyetleri, renkleri, dilleri ve diğer farklılıkları ne olursa olsun ortak çıkarlara sahiptir.
Alternatif bir tarihsel gelişme çizgisi mümkün müydü?
1960’larda anayasal düzen çöktü. Çatışmalar, Türkiye’nin işgal tehditleri, iki toplumun birbirinden ayrılması, Kıbrıslı Türklerin enklavlara kapatılması ve başlıca kurbanların Kıbrıslı Türkler olduğu öldürme olayları yaşandı.
Bütün bunlardan kaçınılabilir miydi? Milliyetçilere karşı mücadele eden ve iki toplumu birleştirmeyi amaçlayan bir güç var olsaydı bu sorunun yanıtı “Evet” olurdu. Bu güç, öldürmelerden ve bölünmelerden kazanacak hiçbir şeyi olmayan işçi sınıfının, yoksul köylülerin ve ezilenlerin çıkarlarını temsil eden bir güç olmalıydı. Böyle bir siyasi parti aslında vardı: AKEL. Ancak AKEL, milliyetçiliğe karşı iki toplumu birleştirmeyi amaçlayan bir çizgi izlemek yerine Makarios’un Kıbrıslı Rum hükümetinin kuyruğuna takılmayı tercih etti. AKEL adanın en eski ve en iyi örgütlenmiş partisiydi. Geçmişte her iki toplumu hem kendi saflarında hem de başlıca sendikal örgüt olan PEO içerisinde birleştirmişti. AKEL, Makarios tarafından temsil edildiği varsayılan “ilerici burjuvaziyi”, 1967’de iktidarı ele geçiren Yunanistan’daki askerî rejimle yakın iş birliği içindeki gerici milliyetçi unsurlara karşı destekleme gerekçesiyle Makarios hükümetinin kuyruğuna takılmayı seçti. Uzak geçmişten günah keçileri aramıyoruz. Alternatif bir tarihsel gelişme çizgisinin mümkün olup olmadığını ortaya koymaya çalışıyoruz.
Gerçek şudur ki AKEL, her iki taraftaki işçi sınıfını milliyetçilere karşı harekete geçirmeyi amaçlayarak farklı bir rol oynayabilirdi. Ancak bu, egemen sınıfla çatışmayı gerektirirdi. Aynı zamanda iktidar sorununu gündeme getirirdi. AKEL, kendisini Komünist Parti olarak adlandırmasına rağmen böyle bir perspektifi gündeme getirmeyi reddetti. AKEL, kendisini farklı ulusal kökenlerden gelen bütün Kıbrıs halkının değil, yalnızca Kıbrıslı Rumların temsilcisi olarak gören milliyetçi bir başpiskoposu destekledi. Makarios konuşmalarına her zaman “Kıbrıs Halkı”na değil, “Kıbrıs Rum Halkı”na hitap ederek başlardı. Cumhurbaşkanı olarak geçirdiği bütün yaşamı boyunca tek bir Türk köyünü bile ziyaret etmedi. AKEL, diğer bütün siyasi güçlerin silahlı birliklere sahip olmasına rağmen 1960’larda ve 1974 işgaline kadar milisi olmayan tek partiydi. Kıbrıslı Rum milliyetçilerin ve Kıbrıslı Türk milliyetçilerin kendi milisleri vardı. Makarios, doğrudan kendi kişisel denetimi altında bulunan ve Efedriko olarak adlandırılan bir güce sahipti. Sosyalist Parti EDEK’in de kendi milisi vardı. Herkesin tepeden tırnağa silahlandığı ve çatışmaya hazırlandığı bir ortamda, adanın en güçlü ve en iyi örgütlenmiş partisi pasif kalmayı tercih etti.
15 Temmuz’daki askerî darbeden birkaç gün önce AKEL, Makarios’a giderek darbe tehlikesine karşı savunma amacıyla silahlandırılmak üzere 3 bin kişi vermeyi teklif etti. Makarios buna gerek olmadığını söyledi. Bu, Makarios’un ne kadar ileri görüşlü olduğunu açıkça göstermektedir. Fakat aynı zamanda AKEL liderliğinin kendisi için öngördüğü rolü de ortaya koymaktadır: Makarios’un hizmetindeki itaatkâr bir müttefik olmak.
Bu bizi ikinci önemli derse getiriyor.
İkinci nokta
AKEL, farklı bir yaklaşım benimsemiş olsaydı teorik olarak milliyetçilikten ve toplumlar arası çatışmalardan uzak, farklı bir gelişme çizgisinin belirlenmesini sağlayabilirdi.
Ancak bunun zorunlu koşulu kapitalizm ve emperyalizmle çatışmasıydı. AKEL’in savunusu, uluslararası güçler dengesinin böyle maceralara izin vermediği yönündedir.
1960’lar ve 1970’ler sömürge devriminin, yani sömürgelerde yaşayan halkların emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı devrimlerinin doruğa ulaştığı yıllardı.
Bu dönem uygun bir güçler dengesi oluşturmuyorsa hiçbir zaman uygun bir dönem olmayacaktır.
Savaşın küllerinden devrim umuduna
İşgal ve savaş, Kıbrıs’ın Rum tarafında devrimci özellikler taşıyan bir durum yarattı.Savaşın yarattığı yıkım ve nüfusun yaklaşık dörtte birinin mülteci hâline gelmesi nedeniyle toplum aşırı sağa, “yurtseverler”e, Yunanistan’daki cuntaya ve Yunan cuntasının aktif destekçisi olan Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı büyük bir öfkeyle doluydu. Bu koşullar, birkaç üyeden oluşan küçük bir partinin kitlesel bir parti hâline gelmesini mümkün kıldı. Bu parti Sosyalist Parti EDEK’ti. Bugünkü EDEK’e bakmayın. Bugünkü EDEK mide bulandırıcı, milliyetçi ve ırkçı bir partidir. Günümüzün EDEK’i, 1970’lerdeki EDEK’le hiçbir ortaklığa sahip değildir. Bu parti 1960’larda merkez bir parti olarak kurulmuştu. Ancak Yunan cuntasına karşı militan tutumu ve neofaşist, milliyetçi EOKA B’ye karşı kararlı mücadelesi nedeniyle sola yöneldi.
EDEK’in silahlı milisleri vardı. Filistin hareketiyle ve bölgedeki diğer hareketlerle yakın ilişkilere sahipti. Militan tutumu nedeniyle ileriye doğru bir yol arayan genç Marksistlerden oluşan bir kuşağı kendisine çekti. Bu gençler partiyi sola doğru ittiler. Partinin gençlik örgütü EDEN, açık biçimde Marksist çözümlemelere ve devrimci sosyalizm fikirlerine dayanıyordu. O dönemde bir lise öğrencisi olarak yaşadığım kişisel bir deneyimden örnek vermek istiyorum. Bu deneyim, toplumda ve özellikle gençlik arasında gelişen radikal dinamikleri eksiksiz biçimde yansıtıyordu. Sözünü ettiğim olay, “Doros Loizou Gençliği”nin kurulmasıdır.
Yanlış hatırlamıyorsam ekim ayının başındaydı. Ailelerimizin savaştan kaçmak için sığındıkları dağlardan geri döndüğümüzde, partinin gençlik örgütüne üye beş lise öğrencisi olarak parti merkezindeki küçük bir odada buluştuk. Birkaç hafta önce, 30 Ağustos’ta EOKA B’nin faşist çeteleri tarafından öldürülen öğretmen Doros Loizou’nun adını taşıyan bir lise öğrencileri örgütü kurmaya karar verdik. Lise öğrencilerinin kitlesel bir protestosunu örgütlemeye karar verdik ve bu amaçla lise öğrenci temsilcilerinin katılacağı bir toplantı çağrısı yaptık. Toplantı kalabalıktı ancak bölünmüştü. Bir tarafta işgale karşı olduğu kadar Yunanistan’ın müdahalesine, EOKA B’ye, faşist çetelere ve ABD emperyalizmine karşı da gösteri yapmak isteyen solcular, yani biz vardık. Diğer tarafta yalnızca Türkiye’ye ve işgale karşı gösteri yapmak isteyen aşırı sağcı milliyetçiler bulunuyordu.
Böylece “hareket” bölündü ve yanlış hatırlamıyorsam 28 Ekim’de iki ayrı gösteri düzenlenmesi kararlaştırıldı. Gösteriler bir güç sınavı olacaktı. Sonuç bizim açımızdan muazzam bir zafer, faşistler ve milliyetçiler açısından ise büyük bir yenilgi oldu. Lefkoşa’daki bütün okulları bizim gösterimize katmayı başardık. Milliyetçiler yaklaşık 150 kişiyi bir araya getirdiler ve korunma istemek üzere Yunanistan Büyükelçiliğine yürüdüler. Milliyetçilerin başlıca sloganları olan “Yunanistan, bizi koru” ve “Kıbrıs bir Yunan adasıdır” sloganlarını attılar. Doros Loizou Gençliği bütün şehirlerdeki her okulda, çoğu zaman onlarca üyeden oluşan hücrelere sahipti. Çok kısa süre içinde gösteri çağrısı yapabiliyordu. Örneğin koordinasyon komitesi akşam saatlerinde ertesi gün gösteri yapılmasına karar verebiliyor, ertesi gün okullar boşalabiliyordu. Okullara gidiyor ve öğrenciler sınıflara girmeden önce onları topluyorduk. Öğrenciler sınıflara çoktan girmişlerse bazen dışarı çıkmalarını istiyorduk. Bu dönem, kitle hareketinin muazzam gücünün hissedildiği ve iyimserliğin son derece yüksek olduğu bir dönemdi. Bunun Portekiz Devrimi’nin, İspanya Devrimi’nin ve Filistin’den Vietnam’a, Afrika’dan Asya’ya ve Latin Amerika’ya kadar bütün gezegeni sarsan sömürge devriminin yaşandığı dönem olduğunu hatırlayalım. Savaşın küllerinden devrim ve yeni bir sosyalist dünya umudu yükseliyordu.
Elbette bu durum çok uzun sürmedi. Ancak bir veya iki yıl boyunca mücadele ruhu yüksekti. Aynı zamanda partinin yönelimi konusunda parti içinde büyük bir mücadele gelişiyordu. Parti liderliği sağa yöneldi. Daha önce AKEL’in yaptığı gibi Makarios’a teslim oldu. Partinin gençlik örgütünün gazetesi yasaklandı ve yayın kurulu 1980 yılında partiden ihraç edildi. Sol muhalefet gençlik örgütünü, Limasol bölgesi gibi bölge örgütlerini denetliyor ve bütün alanlarda güçlü bir varlık gösteriyordu. Sol kanadın ihraç edilmesinin ardından parti çöktü ve zaman içinde eski hâlinin bugünkü milliyetçi ve ırkçı gölgesine dönüştü.
Üçüncü nokta
Darbe ve işgalden sonraki dönemde sol, başka bir tarihsel konjonktürde daha sınandı.Bu kez sınanan yalnızca AKEL değil, Sosyalist Parti EDEK’ti de.
Toplumun sosyalist dönüşümü için mücadele edecek kitlesel bir partinin kurulması yönünde nesnel olarak ciddi bir potansiyel vardı. Ama bu tarihsel fırsat bir kez daha kaybedildi.
Peki bu konjonktürden olumlu herhangi bir sonuç çıktı mı?
Evet. İlk olarak, uygun nesnel koşullar ortaya çıktığında bir partinin ne kadar hızlı biçimde kitlesel boyutlara ulaşabileceği ve kitle hareketlerine önderlik edebilecek bir konuma gelebileceği görüldü.
İkinci olarak, bu mücadeleler ve tartışmalar, bugün Kıbrıs’taki bir dizi antikapitalist sol örgütü karakterize eden ulusal soruna yönelik Marksist ve sınıfsal yaklaşımın gelişmesinin temelini attı.
Halkın gücü
1974’ten sonraki 30 yıl boyunca iki toplum birbirleriyle hiçbir temas kurmadan ayrı yaşadı. Ardından 2004 geldi.
Bu, Kıbrıslı Türk nüfusun isyan ettiği dönemdi.
Aslında bu yükseliş yalnızca ilkiydi. Çünkü 2004’ten sonra Kıbrıslı Türklerin yalnızca Kıbrıslı Türk rejimine karşı değil, özellikle Ankara’ya karşı da tekrar tekrar ayağa kalktıklarını gördük. 2004’te Kıbrıslı Türklerin ulusal sorunun çözümünü amaçlayan olağanüstü bir isyanına tanık olduk. Çözüm hiçbir zaman gerçekleşmedi. Ancak Kıbrıslı Türklerin ayaklanması imkânsız görünen bir şeyi başardı: Sınırların açılması.
Dördüncü nokta
Halkın gücü vardır.
Buradaki herkes bu şarkıyı bilir. Fakat bunlar yalnızca sözlerden ibaret değildir. Halkın büyük çoğunluğu birleşik bir yumruk olarak harekete geçtiğinde onu durdurabilecek hiçbir güç yoktur. Bu muazzam güç, liderlere, yani kapitalist egemen sınıfın temsilcilerine bir anlaşmaya varmaları için baskı yapmaya yöneltildi. Bir çözüm sağlamayı başaramadı. Fakat “Duvar”ı yıkmayı başardı. Asıl soru, gelecekte yolun sonuna kadar ilerleyebilecek benzer hareketleri nasıl inşa edebileceğimizdir.
Nasıl ilerlemeliyiz?
Egemen sınıflar gerçek bir çözüm bulabilecek olsaydı bu çözümü yalnızca kabul etmekle kalmaz, desteklerdik de.
Ancak gerçekler bütünüyle aksi yönde ilerliyor. Egemen sınıflar, 50 yıl ve sonu gelmeyen müzakereler boyunca herhangi bir çözüm bulamadılar. Bugün çözüme her zamankinden daha uzaktalar.
Bunun nedenleri oldukça açıktır: Kıbrıslı Rum egemen sınıfının, Kuzey üzerinde denetim kurmasını sağlamayacak bir çözümü kabul etmek için hiçbir nedeni yoktur. Kıbrıslı Rum egemen sınıfının bunun imkânsız olduğu sonucuna vardığını düşünmek için güçlü nedenlerimiz var. Bunun sonucunda bir çözümle ilgilenmiyorlar. Mevcut durumlarından memnunlar.
Diğer taraftan Kıbrıslı Türk egemen sınıfı, kendisinden çok daha güçlü olan Kıbrıslı Rum burjuvazisi tarafından yutulma tehlikesi nedeniyle çözüm uğruna Kıbrıslı Rum egemen sınıfı karşısındaki bağımsız konumundan vazgeçmeyecektir. Dolayısıyla bir çıkmazla karşı karşıyayız. Bu yalnızca teorik bir varsayım değildir. Geçmiş 50 yılın gerçekliğine dayanmaktadır. Gerçekte sorunun çözümünde ilerleme sağlayabilecek güçler, yalnızca halk kitlelerini temsil eden güçlerdir. Ancak bu perspektif, hem AKEL’in hem de Kuzey Kıbrıs’taki başlıca geleneksel sol parti olan CTP’nin sırasıyla Güney’de ve Kuzey’de iktidara gelmiş olmalarına rağmen hiçbir ilerleme sağlanamamış olması nedeniyle bulanıklaşmakta ve zayıflamaktadır. Dolayısıyla solun iktidarda olması yeterli değildir. Nasıl bir solun iktidarda olduğunun ve toplumun nasıl bir sol partiye ihtiyaç duyduğunun açıklığa kavuşturulması hayati önem taşımaktadır.
Sınıfsal, mücadeleci ve antikapitalist bir program çerçevesinde hareket edecek sol partilere veya işçi sınıfı partilerine ihtiyacımız var. Bu partiler:
* Ulusal sorunun çözümünün yalnızca iki toplumun siyasi eşitliğine dayanabileceğini kabul etmelidir. Bu, özellikle Kıbrıs’ın Rum tarafında temel önemdedir.
* İlgili “anavatanlar” tarafından belirlenen çizgiyi izlememeli, Yunanistan ve Türkiye’deki egemen sınıflarla çatışmaya hazır olmalı ve Yunanistan ile Türkiye işçi sınıflarına seslenmelidir.
* Adada azınlık durumunda olan Kıbrıslı Türk toplumunun kendi kaderini tayin hakkına saygı göstermelidir.
Elbette böyle bir yaklaşım her iki taraftaki faşist çetelerle, milliyetçilerle ve egemen sınıflarla doğrudan çatışmak anlamına gelecektir.
Böylesine cesur ve devrimci bir tutumu kim benimseyecektir?
Bu bizi son değerlendirmemize getiriyor.
Beşinci nokta
Bölünmenin her iki tarafında da açık bir Marksist ideolojiye sahip, kitlesel, antikapitalist ve enternasyonalist bir sola ihtiyacımız var.
Bu kolay değildir.
Devrimci sol örgütler olarak hâlâ zor bir dönemden geçiyoruz. Sovyetler Birliği’nin 1990 civarındaki çöküşüyle başlayan ve hâlâ devam eden uzun bir geri çekilme dönemiyle karşı karşıyayız. Fakat başka bir yol yoktur. Ulusal sorun veya başka konular hakkındaki bu tür tartışmaların ardından önümüzde duran görev, bir masanın etrafında oturmak ve devrimci solun güçlerini hem ulusal hem de uluslararası düzeyde nasıl yeniden inşa edebileceğimizi tartışmaktır.
Çeviri Ecehan Balta


