TÜRKİYE: “Korku yok, eve dönmek yok”: Öğretmenlerin Açlık Grevinden

Ankara’daki açlık grevinin onuncu gününde, Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’ndan 25 kişi hâlâ yemek yemeyi reddediyor ve iki acil talepte ısrar ediyordu: Sözlü mülakatlarda keyfi puanlarla kamu atamalarının dışında bırakılan 1.611 öğretmen adayı için adalet ve özel okullar ile kurs merkezlerinde çalışan öğretmenler için yasal güvenceye alınmış bir taban maaş.

Sendika, özel sektör öğretmenlerinin yoksulluk ücretlerine, güvencesiz sözleşmelere, uzun çalışma saatlerine ve işveren baskısına mahkûm edildiğini; Millî Eğitim Bakanlığı’nın verdiği sözlerin ise defalarca yanıtsız bırakıldığını söylüyor.

Bu söyleşi, açlık grevinin onuncu günü olan 24 Haziran’da Ankara’da yapıldı. Grevin on üçüncü gününde 154 aydın ve sanatçı, sağlıklarından ciddi endişe duyduklarını belirterek grevcilerden eylemi sonlandırmalarını isteyen ortak bir çağrı yayımladı. Bunun üzerine sendika, açlık grevine NATO Zirvesi’nin sonuna kadar ara verdiğini açıkladı ve hükümete bu süreyi “düşünme zamanı” olarak kullanma, öğretmenlerin taleplerine yanıt verme çağrısı yaptı.

Açlık grevleri Türkiye’de uzun bir tarihe sahip. Bu yöntem özellikle sosyalist sol içinde ve hapishane direnişlerinde kullanıldı. Ancak bilebildiğimiz kadarıyla Türkiye’de bir sendika tarafından ilk kez böyle bir eylem biçimine başvuruluyor.

Söyleşide Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Ankara İl temsilcisi ve  açlık grevcisi Timur, yıllardır tutulmayan sözlerin, tıkanan görüşmelerin ve polis şiddetinin sendikayı nasıl son çare olarak gördüğü bir eyleme yönelttiğini anlatıyor. Onun sözleri, güvencesiz emeğe, özel okul patronlarının siyasal gücüne, eğitimin metalaştırılmasına ve Türkiye’de demokratik protesto alanının daralmasına dair daha geniş bir mücadeleye pencere açıyor. Grevin merkezinde yalın bir talep var: Öğretmenler, kâr üzerine kurulmuş bir eğitim sisteminde ders verirken açlığa mahkûm edilmemeli.

  • Öncelikle, on gündür açlık grevinde olmanıza rağmen bu söyleşiyi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. İlk olarak taleplerden konuşmak istiyorum. Taleplerinizi anlatır mısınız? Neden açlık grevine başladınız?

İlk talep 1.611 mülakat mağduru ile ilgili. Normalde MHP’nin hazırladığı bir kanun teklifi var ve bu sorun o düzenlemeyle çözülebilir. Ama burada bir dirençle karşılaşıyoruz. Millî Eğitim Bakanlığı bunun emsal oluşturacağını, bütün sözlü mülakatların tartışmaya açılacağını düşünüyor. Bu yüzden süreci bloke ediyorlar.

Sözünü ettiğimiz 1.611 kişi, 2023 yılında yazılı sınavdan aldıkları puanla kontenjana girmiş, ancak sözlü mülakatlarda verilen keyfi puanlarla kontenjan dışına itilmiş öğretmen adayları. Sayının bu kadar net olmasının nedeni bu.

İkinci talebimiz özel sektör öğretmenleri için taban maaş. Bu talep 2024’te gündemdeydi ve 2025’e ertelendi. Bakanlık “Yapacağız, görüşeceğiz, çözeceğiz” dedi ama 2025’e gelindiğinde somut hiçbir adım atılmadı. Geçen yıl geldiğimizde yetkililer bu konuyu Çalışma Bakanlığı’na havale etti. “Çalışma hayatı içinde düzenlenmesi gereken hükümler var” dediler.

O dönemde temas halinde olduğumuz Ayşen Gürcan, Millî Eğitim Komisyonu Başkanıydı. Hâlâ da o komisyonun başkanı. Bize “Bu meseleyi çözeceğim” dedi. İlk kez bir şey oldu: Ayşen Gürcan Çalışma Bakanlığı ile görüştü. Çalışma Bakanlığı da 14 Temmuz 2025 için resmî bir davet yazısı gönderdi. Millî Eğitim Bakanlığı, Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası ve işveren dernekleri aynı masaya davet edildi. O resmî yazıyla toplantı tarihini bekliyorduk.

  • Bu, Meclis önünde yaptığınız eylemden sonra mıydı?

Hayır, bu ondan bir yıl sonraki süreçti. Ondan önce 1 Temmuz’da Büyük Öğretmen Yürüyüşü vardı. Daha sonra ağustos ve eylül aylarında toplantı çeşitli gerekçelerle ertelendi. Hiçbir zaman reddedilmedi ama sürekli “Toplanacağız” dediler. Sonra eylül geçti, ekim geçti ve konu rafa kaldırıldı. Telefonlarımıza cevap vermemeye başladılar.

İlkbaharda yeniden Çalışma Bakanlığı’na gittik. Bu kez bakanlık bize şunu söyledi: “İşveren derneklerini masaya getiremiyoruz. Onlar ‘Biz sendika değiliz’ diyor. Sendika olmadıkları için bir derneği böyle bir toplantıya zorlayacak yetkimiz yok.” Bunu söyleyen, daha önce resmî daveti gönderen bakanlığın kendisiydi.

Talebimiz çok açık: Ayşen Gürcan bu komisyonu kurmalı, bu iki başlıkta yasal düzenlemeyi gündeme almalı ve o masa yeniden toplanmalı.

  • Açlık grevi bu iki talep etrafında mı başladı?

Evet. Bu taleplere ilişkin somut bir adım atılırsa eylemlerimizi yeniden değerlendiririz. Açlık grevi günlerce planladığımız, her ayrıntısını uzun uzun tartıştığımız bir karar değildi. Hızlı biçimde örgütleyebildiysek, bu bizim kapasitemizden kaynaklanıyor. Ama günlerce düşünülmüş bir eylem biçimi değildi.

Açlık grevini gündeme getiren şey, 15 gün boyunca Millî Eğitim Bakanlığı önünde toplanacağımızı ve oradan Meclis’e yürüyeceğimizi açıkça duyurmuş olmamıza rağmen yapılan saldırıydı. Güvenpark’ta, bakanlığın önünde toplanacağımızı açık açık söyledik. Daha pankart bile açmadan saldırıya uğradık.

Ertesi gün insanlar gözaltından yeni çıkmışken Kurtuluş Parkı’nda toplanma çağrısı yaptık. Orada da çok sert bir saldırıyla karşılaştık. Kurtuluş Parkı’na gitmeye çalışan yaklaşık 30 kişi otellerinin önünde ablukaya alındı. Bir tür otelden çıkış yasağı uygulandı. Açlık grevi kararı o gün alındı.

  • Polisin size yönelik tutumu çok sert görünüyor. Sizce bu sendikayla mı ilgili, yoksa daha geniş siyasal bağlamla mı? NATO Zirvesi de yaklaşıyor.

NATO Zirvesi ile bağlantısı şu: Türkiye’de hiçbir dinamiğin NATO süreci boyunca eylem umudu taşımasını istemiyorlar. Başka siyasal hareketlerin bundan güç almasını istemiyorlar. Türkiye’de emek alanında büyük bir birikim var. Bunun akacağı bir kanal açılmasını istemiyorlar.

İkincisi, kenti kontrol etmek istiyorlar.

Üçüncüsü, sendikamız ile mülakat mağduru arkadaşlar arasında bir ayrım yaratmak istiyorlar. Bir araya geldiğimizde Türkiye halkını temsil eden çok güçlü bir görüntü ortaya çıkıyor. Buna tahammül edemiyorlar. Güvenpark eylemi ile sonraki süreç arasında bunun işaretlerini verdiler. Başörtülü kadınlara, annelere baskı yaptılar. Mülakat mağdurlarının gözünde bizi kriminalize etmeye çalıştılar. “Onlardan ayrılın, kim olduklarını biliyor musunuz?” gibi şeyler söylediler.

Bu kriminalizasyon işe yaramayınca daha sert müdahaleye yöneldiler. Bu birlikteliği zorla kırmaya çalıştılar. Ama üçüncü gün başka bir manevrayla burada kalmayı başardık. Dördüncü gün yeniden yürüme iradesi ortaya çıktı.

Eylemlerimizin çoğu müzakereyle yapıldı. Çalışma Bakanlığı ziyaretimiz de böyleydi. Polisle anlaşarak on kişi gittik. Randevu verilmediği için “Burada bekliyoruz” dediğimizde saldırdılar.

Burada da en başından çok açık davrandık. “Bu gece Madenci Anıtı’nda olacağız” dedik. “Kaldırımdan yürüyeceğiz, trafiği kapatmayacağız, bize hangi güzergâhı verirseniz onu kullanırız” dedik. Bunların hepsini kabul ettiğimiz halde çevik kuvvet geldi ve saldırdı.

Muhtemelen hesaplamadıkları bir dirençle karşılaştılar. Orada 15-20 kişi dağılmadı. Bu onları öfkelendirdi. Sonrasında çok kontrolsüz biçimde saldırdılar, bizi buraya doğru süpürmeye çalıştılar. Ama buraya da giremediler ve şaşırdılar.

  • Önceki yıllarda Meclis önünde bir aydan uzun süren bir oturma eylemi de yaptınız. Sendikanız sık sık militan eylem biçimleriyle gündeme geldi. Son dönemde karşılaştığınız sert tepkinin bu mücadele geçmişiyle de ilişkili olduğunu düşünüyor musunuz?

Evet. Özellikle hedef haline getirilen arkadaşlar var. Birkaç yıldır onların işini zorlaştırıyoruz. Bu da bir faktör.

Polisin bir taktiği var: Bir şeyi müzakereye çekerlerse onu uzatabiliyor, günü boşa düşürebiliyorlar. Örneğin saat 19.30’da yürüyeceğimizi duyurmuştuk. Basına ve kamuoyuna bunu saat 15.00-16.00 gibi bildirmiştik. Sonra her saat başı bizimle temas kurdular, konuştular, “Bakacağız” dediler. Saat 20.00 olduğunda hâlâ “müzakere” ediyorlardı.

Bir ara polis “200 kişinin yürümesine izin veremem, güvenliği sağlayamam” dedi. Arkamızdaki kalabalığı biber gazıyla dağıttıktan sonra yaklaşık 200 kişi kalmıştı. Bunun üzerine örgütlenme sekreterimiz “O zaman 20 kişi yürüsün” dedi. Bizi sürekli onları kandırmakla suçluyorlar ama oradaki bütün mesele direnişi kırmaktı. Sembolik şiddeti kullanmaya çalışıyorlar, bazen bu tamamen kontrolden çıkıyor.

Artık gözaltılarda darp, yumruklama var. Darp raporları alıyoruz. Sendika başkanının gözaltıları da çok sorunluydu. Buradan çıkarılırken bir koridor oluşturdular. Çıkarılırken herkes bir kez vurdu. Eskiden bunu bu kadar açık yapmazlardı.

  • Biraz sendikadan söz eder misiniz? Nasıl kuruldu, nasıl bir mücadele hattı izliyor?

Sendika 2021’de kuruldu. Türkiye’de özel sektör öğretmenlerinin sendikalaşmasının yasal yolu aslında 2008’de açılmıştı. 2009’da bazı girişimler oldu. Benim de içinde yer aldığım KOOP-İŞ (Türk-iş’e bağlı) girişimi vardı. Sonra SOSYAL-İŞ üzerinden bir girişim oldu. Ama Türkiye’de sendikal hareketin bilinen krizleri nedeniyle bu girişimler kalıcı bir mücadele hattına dönüşmedi.

Biz yola çıkarken bunu bürokratik yozlaşma, içe kapanmış yapılar ve taleplerle gerçek saha arasındaki kopukluk olarak tarif ettik. Sınıf sendikacılığı iddiasıyla yola çıkan gruplar bile zamanla ücret sendikacılığına evrildi. Türk-İş modeli farklı sendikal yapılara yayıldı.

Sendikamızın alan açtığı mücadeleci sendikacılık hattı, özellikle güvencesiz çalışma biçimlerinin sendikalar tarafından örgütlenemediği bir dönemde ortaya çıktı. 2000’lerin sonlarından itibaren bu alanlarda küçük ama hedefe odaklı sendikalar görünür olmaya başladı. Örneğin bir şantiyede sorun varsa patronu hedef alan ve meseleyi orada çözmeye çalışan bir modelden söz ediyorum.

Militan/mücadeleci sendikaların çoğu herhangi bir konfederasyona bağlı değil. Bu meselelere emek süreci ve sınıf mücadelesi içinden bakıyorlar.

Bizim açımızdan gerçekçi, ikna edici bir talep çok önemliydi. Sendika bunu başardı. Geçmişte taban maaşı bir hak olarak görmek daha çok bir slogandı. Bugün Türkiye’nin herhangi bir yerindeki bir öğretmen, sendika üyesi olmasa bile “Taban maaş hakkımızdır” diyebiliyor.

Bugün gelinen noktayı görmek gerekiyor. 2000’lerde ve 2010’larda özel dershanelerde çalışan öğretmenler kıdem tazminatı haklarının dahi olmadığını sanıyordu. Böyle bir yanlış bilgi vardı. Bugün ulaştığımız nokta bu açıdan önemli.

Sendika en büyük sıçramasını 2024’teki Meclis nöbeti sırasında yaptı. 26 Mayıs’ta Millî Eğitim Bakanlığı önündeki barikatı aşarak Meclis’e girdiğimizde, o ay en yüksek üye artışına ulaştık.

  • Şu anda kaç üyeniz var?

11.000’in üzerinde üyemiz var, 12.000’e yaklaştık. Sektörde yaklaşık 276.000 kişi olduğunu düşünürsek bu önemli bir sayı. 10 No’lu işkolu daha geniş, ama örgütleyebileceğimiz gerçek meslek kümesini düşündüğümüzde yaklaşık 276.000 kişiden söz ediyoruz. 10 No’lu işkolu Türkiye’de ticaret, büro, eğitim ve güzel sanatları kapsayan yasal işkoludur. Özel sektör öğretmenleri ayrı bir eğitim işkolunda değil, bu geniş işkolu içinde sınıflandırılıyor. Bu durum sendikal örgütlenmeyi ve toplu pazarlığı etkiliyor.

Bir dönem neredeyse üstel bir büyüme yakaladık. Sonra bu ivme düştü.

  • Neden düştü?

Talebin kendisi yıpranmaya başladı. Onu biz yıpratmadık. Talep cevapsız kaldıkça insanlar moral kaybetti. Yine de bunun sıcak bir gündem etrafında yeniden kurulabileceğini düşünüyorum.

Bence sendikanın asıl başarısı sayısını korumuş olmasıdır. Belki Meclis nöbeti döneminde olduğu gibi bir ayda 600 yeni üye yapamadık ama ciddi bir üye kaybı da yaşamadık.

  • Dayanışma ziyaretleri var. Dayanışma düzeyini yeterli buluyor musunuz? Ne bekliyorsunuz?

Şu anda ihtiyacımız olan şey, siyasal iktidarı köşeye sıkıştıracak hamleler. Bunun halktan gelen bir basınç olarak görünmesi de gerekiyor. Sosyal demokratların ya da sosyalistlerin bizim için düzenleyeceği bir miting bizim açımızdan çok anlamlı olur. Ama teknik olarak siyasal iktidar bundan çok etkilenmeyebilir.

Hükümet açısından daha etkili olan şey, iktidar seçmeninin soru sormasıdır. İktidar koalisyonunun milliyetçi kanadından bir tepki gelmesidir. Burada ilginç bir tablo var. İnsanlar “Kim geldi?” diye soruyor. Cevap kolay değil. Şu anda gelmeyen iki parti var: AKP ve MHP. Bu bile çok şey söylüyor.

Ama asıl önemli olan insanların soru sorması. Mamak ve Batıkent’te yapılan mahalle yürüyüşleri bizim için çok anlamlıydı. Türkiye’de eskiden öğretmenlere güçlü bir destek vardı. 1980 öncesinde sendikalar dayanışma grevleri ve destek eylemleri örgütlerdi. Bugün o ölçekte bir şey beklemek zor. Ama sıradan insanlar, mütevazı yaşayan insanlar, bu tür bir görüntüyü özleyenler tepki gösterirse, bu hükümet üzerinde daha büyük bir basınç yaratır.

İllerde anneler, babalar AKP ve MHP il binalarına gidip “Bu meseleyi çözün, çocuklarımız orada” demeli. Aramızda hem özel sektör öğretmenleri hem de mülakat mağdurları var; ailelerinde AKP’ye oy vermiş insanlar da var. AKP seçmeni hesap sorduğunda, hükümetin korktuğu şeylerden biri budur. Bu onları geri adım atmaya zorlayabilir.

Bir alanı tutmak da onları geri adım atmaya zorlayabilir ama bugün Türkiye’de bunu uzun süre sürdürebilecek çok az güç var. CHP mitinglerinde gördük: Bir alanı tutmak en fazla bir gün sürebiliyor. Bizim kendi büyüklüğümüzle tutabileceğimiz alan belki bir saat sürer. Bunun ötesinde daha geniş bir toplumsal basınç gerekiyor.

  • Bir işçi sendikasından beklenen eylem biçimleri genellikle yürüyüş, protesto, iş bırakma ya da grev olur. Sizi açlık grevine getiren neydi?

Türkiye’de bu kadar üyesi olup toplu sözleşme yetkisi ve dolayısıyla grev hakkı olmayan tek sendikayız. Araçlarımız çok sınırlı.

Neden bu aracı seçtiğimizi anlamak için son dört yılın panoramasına bakmak gerekir. Önce muhataplarımızı belirledik. “Millî Eğitim Bakanı çözebilir” dedik. “Çalışma hukuku ile ilgili kısmı Çalışma Bakanlığı çözebilir” dedik. “Taban maaşın mali denklemi açısından Hazine ve Maliye Bakanlığı devreye girebilir” dedik. Bunların kesiştiği noktada, “Bu yasa ile çözülebilir, yasalar da Meclis’ten geçer” diyerek Meclis’i merkeze koyduk.

Başlangıçta daha sert bir eyleme girebilirdik. Ama bu kanalları tüketmeden böyle yapsaydık, başlamadan biterdi.

Buradaki insanların on gündür açlık grevini sürdürmesi çok önemli. 27 kişiyle başladık, 25 kişiyle devam ediyoruz. Bu arkadaşların neredeyse hiçbirinin açlık grevi deneyimi yok. Sanırım çok sınırlı bir deneyimi olan tek kişi benim.

Bu tablo şunu gösteriyor: “Açlık grevi yapmayalım, peki ne yapalım?” dediğimizde kimse başka bir yol düşünemiyor. Çünkü bütün yolları tükettik. Bazen insanlar arayıp “Birini tanıyorum, bir bakan yardımcısıyla görüşseniz?” diyor. Bizim için bunun artık anlamı yok. Bakanla görüştük. Verilen sözlerin boş olduğunu gördük. Daha üstte hangi makam kaldı? Cumhurbaşkanlığı dışında temas etmediğimiz bir makam yok. Bu meselenin Cumhurbaşkanlığı’na iletilmesini sağlayabilecek bütün kanallarla da temas kurduk.

Artık söyleyecek sözümüz kalmadı. Her gün 10 kişi gözaltına alınıp akşama kadar tutulurken, her gün yiyip içen bir sendika olmayı reddediyoruz. Bence örgütlenme sekreterimiz Hüseyin’in otel önünde yaptığı çağrı her şeyi anlatıyor: Bu, çaresizliğin ve son noktanın ifadesidir.

Açlık grevinden söz ederken bile “açlığı seçiyoruz” ifadesini kullandık. Bu eylem biçimini siyasal bir pratik olarak taşıyanlara büyük saygımız var. Ama biz bu eylemi o şekilde kurmadık. Yemiyoruz. Bakalım buna ne kadar dayanabilecekler.

  • Ne kadar sürdüreceksiniz?

Türkiye’nin açlık grevleri konusunda çok kötü deneyimleri var. Devlet kayıtsız kalırsa bu eylemlerin 150 ya da 190 gün sürmesine izin verebiliyor. Kullandığımız bazı takviyeler süreci uzatabiliyor. Normalde böyle bir destek olmadan ciddi etkiler 10 gün içinde ortaya çıkar. Takviyelerle 20 ya da 30 gün devam edebilir. Ama bunun sağlık boyutu ayrı bir mesele.

“Ne kadar?” sorusunun siyasal cevabı şu: Bu iki talebin çözümüne dair resmî ve kamuya açık bir taahhüt olmalı. “Ben söyledim, oldu” yetmez. Ya basının önünde konuşup “Bu sorunu çözeceğiz” demeliler ya da açık bir taahhüt vermeliler.

Çünkü Türkiye’de sendikalar genellikle kapalı kapılar ardında idare edilir. Dışarı çıkıldığında işçilere “Hallettik” denir. Sonra işçiler eyleme geçtiğinde o sözler inkâr edilebilir. Bizde böyle bir şey yok. Her gün açıklama yapıyoruz. Görüşmeler hakkında, ne söylendiği hakkında kamuoyunu bilgilendiriyoruz. Meclis tutanaklarını yayımladık. Saklayacak hiçbir şeyimiz yok.

Bu noktada bu iki talebe direnmek siyasal bir dirençtir. Bunun artık rasyonel hiçbir tarafı yok.

  • Yani taban maaş yasası komisyona gelirse ya da 1.611 kişinin meselesi çözülürse, açlık grevi tartışmaya açılır mı?

Evet. Taban maaş yasası komisyona gelirse açlık grevi tartışmaya açılır. 1.611 kişinin meselesi çözülürse bu da tartışmayı başlatır. Bir komisyonun kurulması ve 1.611 kişiyle ilgili somut bir adım atılması da tartışmayı başlatır.

Ama kimse tek başına “bitti” diyemez. Merkez Yürütme Kurulu da buna dahil. Bu eylem kolektif tartışmayla kararlaştırıldı. Somut gelişmeler ancak tartışmayı açar.

Eğer hükümet “Son günlerde kalabalık başladılar, zaten 28’inde Ankara kapanacak, bunları idare ederiz” diye hesap yapıyorsa çok yanılıyor. Sorunları böyle çözmek bu siyasal iktidara çok yakışır. Ama bunu denerlerse Ankara’da uzun süre silemeyecekleri görüntüler yaratırlar.

En fazla ne yapabilirler? Sendika binasına girip bizi sürükleyerek çıkarabilirler. Bu da bizim lehimize işler. 500 çevik kuvvet 15 kişiye saldırdı. Ertesi gün insanlar yeniden buraya geldi. Hiçbir şey olmadı.

Bizi gözaltına alıyorlar ama isnat edecek suç bulamıyorlar. Daha gözaltı aracındayken savcı “delil ikmaliyle” işlem yapılacağını iletiyor. Hemen savcılığa çıkarılmamızı söyleyemiyorlar, çünkü suç yok. Ben şahsen iktidara yakın medyayı da taradım. Bir kapı ya da cam kırdığımıza dair hiçbir görüntü yok. Üzerimize hiçbir şey yapıştıramıyorlar. “Kalkana vurdunuz” ya da “alttan vurdunuz” gibi şeyler söylüyorlar.

Başkasına zarar veren bir eylem içinde değiliz. Örgütlü kararlarımız rastlantısal değil. Önde ve arkada duran arkadaşların duygusal disiplini çok önemli. Çünkü bunu dar bir siyasal grup için yapmıyoruz. Türkiye’de 276.000 öğretmeni ilgilendiren bir mesele için yapıyoruz. Bizim militan sendikacılık dediğimiz şey bu.

Buraya gelip “Bu talepler 10 gün içinde karşılansın” diye ültimatom vermek kolay. Türkiye artık bunu aşmış durumda. Böyle davranan sendikalar da bir yere varamıyor.

DİSK bile maden işçileri için yaklaşık 100 kişi getirebildi, belki o kadar bile değil. O da içindeki militan sendikalar, Enerji-Sen ve Dev Sağlık-İş gibi hâlâ ayakta durmaya çalışan yapılar sayesinde oldu. Türk-İş uğramadı bile. Türk-İş’e bağlı, ticaret, kooperatif, eğitim, büro ve güzel sanatlar işkolunda örgütlü Tez-Koop-İş bizi ziyaret etti ve hemen destek teklif etti. Genel sendikal alandan güçlü bir destek hissetmedik. Çünkü bu tür bir sendikal mücadelenin yayılmasını onlar da istemiyor. Düzenleri zaten kurulmuş.

  • Bu mücadelenin sendikal alan açısından en önemli katkısı ne oldu?

Bence en büyük katkısı şu: Ben 2009’dan, dershane sektöründen beri bu mücadelenin içindeyim. Türkiye kamuoyunu dershane ve özel okul sahiplerinin patron olduğuna ikna edemiyorduk. Kamuoyunu geçtim, öğretmenleri bile ikna edemiyorduk.

Geçmişte özel okul sahipleri çoğu zaman eğitim kökenli insanlardı. Öğretmenlikten gelmiş, buradan zenginleşmişlerdi. Ama bir kişi patron olduysa patrondur. Artı-değer ilişkisi orada işlemeye başlar.

Millî Eğitim Bakanlığı’nın bu meselede tarafsız bir hakem olmadığını da anlatamıyorduk. İnsanlar bakanlığın sorumlu olmadığını düşünüyordu. Bu mücadele bunu açığa çıkardı. Bakanlığın tarafsız bir kurum gibi davranmadığını gördük.

Bu yasanın çıkmamasının temel nedenlerinden birinin özel okul patronlarının baskısı olduğunu öğrendik. Ahmet Akça, Metin Özer gibi isimlerin etkisini gördük. Çalışma Bakanlığı’nın öyle zor bir durumda kaldığını gördük ki işveren derneklerini masaya getiremediğini kabul etmek zorunda kaldı. Bu bir bakanlık için kolay bir itiraf değil. Ama “Getiremedik” dediler.

Türkiye’de herkesin şunu anlaması gerekiyor: Buradaki mücadele köküne kadar sınıf mücadelesidir. Sen işçisin, o patron. Bu çelişki bitmeyecek. Ne kazanacaksan mücadeleyle kazanacaksın.

  • Son olarak ne söylemek istersiniz?

Eyleme dair sözümüz açık: Korku yok, eve dönmek yok.

Elbette bu mücadele zaferle sonuçlanmayabilir. Ama bence “Öğretmenler mücadele dersi veriyor” sloganı artık yerini buldu. Bu slogan ilk kez doğrudan sokaktan çıkan güçlü sloganların yanında bir yerde duruyor. Kimse “Bunun ne ilgisi var?” diyemez.

Sloganlarla hep bir sorunumuz oldu. “Birleşe birleşe kazanacağız” diyoruz, on kişi söylüyor ve kimse birleşmiyor. Bu kez bence sloganın hakkını verdik.

Kazanmanın ötesini düşünmek istemiyorum.

Recent Articles